27 Aralık 2009 Pazar

Anadilim; Susmak!





Anadilim; Susmak!


Tanrı'nın yaz dediği bir şair, masalların son cümlesinden kaçan, insanoğluna ne kadar yamalarsan yamala gölgenden kanamaya başlamışsın bir kere diye haykıran, Eros'un aşkını Nuh'un gemisine yükleyecek kadar cüretkâr, gitmek için kalındığını söyleyecek kadar gerçekçi, rüzgârın yönünün değişmeyeceği bilincinde, kanatları olmasa da göğün ıslığına yani özgürlüğe uçmaya cesaret edecek kadar umut yüklü, bir şair ki başkaları tarafından öldürülmesin diye içindeki çocuğu kendi elleriyle öldüren, uğur böceğinin kanatlarından karıncaya da ver Tanrı'm diye dua edebilecek kadar masum, şeytana iltica edebilecek kadar asi, binbir ölüm heceleyerek okumayı söken, okunaksız bir elyazısıyla kaderini yazan, şiirlere saklanıp bulunmayı bekleyen, yaşarken ölüm yazmayı sanat kabul eden, iğne deliğinden cennetler geçiren, matematiği inkâr ederek bir artı biri eşittir bir kılan, gelmeden gidenlere sitemkâr, batıl inançları olmayan ve nazar değmesin diye mi kurşun döküyor kalleşler masum çocuklara diyerek isyan eden, bittikçe başlamak - yitmemek isteyen, hayatın tıkılıp kalınan bir fanus olduğunda ölümün bir nefes alma biçimi olduğunu savunan, doğruyu söylediği doksan dokuzuncu köyden kovulup derme çatma kelimeleriyle okunduktan sonra unutulmak üzere şiirler yazan ve yazdığı şiire bu şiir yazılmadı diyen bir şairden bahsediyorum.


Şiirlerin Meryem Anası, masalların Pollyannası, bazen filmlerin kötü kadını, üvey annesi, artık sustum ben duyan var mı diyor... Şair olduğunu kabul etmeyen, mütevazı, duyarlı, hüzünbaz kelimenin tam anlamıyla bir şair, şiir gibi biri Dilek Akın!


Uzun bir süre yurt dışında yaşadıktan sonra şimdilerde, hayatının dağınıklığını toplamayı bırakmış ve en büyük tutkusu İstanbul'un hüzn-ü mavisinde şiirle ve müzikle ruhunun buruşukluğunu ütülüyor.


Dilek Akın ile İstanbul'un mavi gözlerine nâzır bir mekânda bir araya geliyoruz, " ben İstanbul gibi bir şiir daha görmedim " diyor ve ekliyor " Nâzım'ın mavi gözlü devidir İstanbul, en çok beni sevdi. " Konuşmalarımızı yaklaşık bir yıl önce internet üzerinden yapmış olduğumuz bir söyleşiyle birleştirip yazıya dökmek istediğimi söylüyorum, kabul ediyor. " Fakat " diyor sonra... " Söyleşi olacaksa adına yaraşır olsun, sen sor ben yanıtlayayım değil. Röportaj yapmayı kabul etmedim, karşılıklı konuşalım, soralım - yanıtlayalım isterim. " Elbette diyorum, nasıl istersen...


Bu hoş sohbetin sonuna geldiğimizde yalnızca Dilek Akın' a sorulanlar ve cevaplarını özetlenmiş şekliyle sizlere sunuyoruz.


Klasik bir başlangıç sorusu gibi gelecek ama Dilek Akın kimdir?

Şiirlerinle tanıştığım sıralarda, henüz seni tanımıyorken birçok kez bu soru aklımdan geçmişti. Nasıl biridir Dilek Akın? İlginç olan kısımsa seni tanıdıkça bu soruyu daha fazla sormaya başladım. Yakınlaştıkça uzaklaşan bir yanın olduğunu düşünüyorum ve kendi kelimelerinden seni tanımak istiyorum. Bunu bilmek isteyen tek kişinin ben olmadığımı da biliyorum.

Kendimi kelimelere dökmek oldukça zor benim için zira döküldükçe toparlanması zor olan bir yapıya sahibim. Ayrıca " sen kimsin " sorusu yaklaşık 15 yıl önce " Sofi'nin Dünyası " adlı romanda karşılaştığım ve bugüne dek bir yanıt bulamadığım zor bir sorudur. Sanırım bu sorunun cevabını bulmak için yaşayan ve her insan gibi gelecek her andan kimliğini bekleyen biriyim. Her geçen an öz benliğim ve kim olduğumun yapı taşları biraz daha yerli yerine oturuyor ve tamam ben buyum dediğim ana kadar da bu şekilde süreduracaktır diye düşünüyorum. Kim olduğumu bildiğim o an hayat bitmiş olacak. Bu elbette ussal bir yaklaşım, kim olduğum değil de nasıl bir yapıya sahip olduğumdan söz edebilirim. Aslına bakarsan kendimi anlatıp - kalıplara sokmaktan ziyade tanındığım - tanınabildiğim kadar kalmak istesem de dışarıdan bakıldığında görülen Dilek ile içimden bakan Dilek arasında inanılmaz uçurumlar var. Bu yüzden içim - dışım bir değil derim; soğuk ve uzak duruşum bir nevi duygularımı koruma kalkanı fakat samimiyet bu kalkanı ortadan kaldırabilecek bir silah... Yakınlaştıkça uzaklaşan biri diyorsun; ben en yakınımla dahi belki de gerektiğinden daha fazla mesafeli yaşamayı seçen biriyim. Vıcık vıcık ilişkilerden hoşlanmadım hiçbir zaman ki fazla içli dışlı olunduğunda ne yazık ki saygı yitiyor. İlacı zehirden ayıran dozu değil midir?! İyi ayarlamak gerekir.

Kısaca, devrik cümlelerimin arasında dik yürümeyi hedef seçmiş biriyim. Kendi yalnızlığımın gölgesiyim.

Sofi'nin Dünyası'nı okumak için erken davranmışsın. Edebiyatın yanısıra felsefeye de ilgin var öyleyse, yanılıyor muyum? Şiirlerinde de felsefi yansımalarla karşılaşıyoruz.

Evet. Uzun zaman felsefe okudum. Yazıklarım üzerinde etkisi olmuş olabilir. Edebiyat fakültesini bitirmiş biri olarak bilirsin ki edebiyat ve felsefe birbirini tamamlayan bir bütündür. Matematik bilimleri sonuçla ilgilenirken, edebiyat - felsefe olmuşa bakar, olanı görür ve olabileceği düşünür. Sofi'nin Dünyası'na gelince o yaşlarda bir çocuk için zor bir kitaptı. Birkaç kez okuduktan sonra hayata bakışıma farklı pencereler açtığını söyleyebilirim.

İnsan nasıl yalnızlığının gölgesi olur? Bir şiirinde " nerede unutursan unut kaybedilmiyor yalnızlık " diyorsun...

Bütün kalabalıkların bana getirdiği ve beni kendime götüren bir duygu yalnızlık... O varsa ben varım, hiçbir şeyin her şeyi ayakta tutması gibi, yokluğun varlığı anımsatması gibi...

Peki yazmaya nasıl başladın? Şiir yolculuğun nasıl başladı?
Şiirin şudur diyebileceğimiz bir tanımı yok, biliyorsun. Sen şiiri nasıl tanımlıyorsun?

8 - 9 yaşlarımda anneme sürpriz mektuplar gönderiyordum. Düşünsene aynı çatı altında yaşıyoruz, kapı çalıyor - postacı geliyor - o zaman duygular elektronik değildi biliyorsun - ve benden anneme yazılmış bir mektup getiriyor. Duygularımı yazarak ifade etmeye bu şekilde başladım ve benim yazılı anneminse sözlü iletişimimiz yaklaşık 2 yıl kadar sürdü. Hayatta mucizevi bir şekilde sahip olabileceğim tek bir hazine vardı; kelimeler! ki onu da harflere borçluyum. Sonrasında günce tutmaya başladım ve ardından şiirin dibi görünmeyen kuyusuna bıraktım kendimi, hâlâ düşmekteyim. O zamandan bu zamana yazmak benim dinim, şiir ibadetim!

Aslına bakarsan ben şiir yazmıyorum, yalnızca susuyorum ki anadilim; susmak! Yazdıklarımın şiir olduğunu düşünüyorlar, bu yüzden şiir diyorum. Fakat kendime hiçbir zaman şair demedim.

Bana göre şiir kelime tasarrufudur. Bir öykü sayfalarca sürebilir fakat aynı öyküyü çok daha az kelimeyle de anlatabilirsin. Bu yüzden şiir bir tasarruf biçimidir.

O zaman duygular elektronik değildi dedin. Sana göre o zamandan bu zaman ne gibi değişiklikler oldu?
Günceler devam ediyor mu, bizimle paylaşacak mısın?

Teknolojinin getirileri olduğu kadar götürüleri de oluyor. Devir yapaylaşma ve sanallaşma! En başta samimiyetsizleştik ve birbirimizden uzaklaştık. İnternet üzerinden başlayıp biten dostluklara tanık oldum ve dostluk dahi tüm duygularımız elektronikleşti. Duygular yitirildi, yalanlar çoğaldı. Söyleyince yalan yalan oluyor da yazınca olmuyor mu?! Ne yazık ki bu duruma geldik. Yeni yılda ve diğer özel günlerde birbirimize tebrik kartları gönderirdik, bir araya gelirdik. Şimdi mesajlarla, elektronik postalarla yetinir hale geldik. Telefondan yapılan çağrılarla birbirlerini hatırlayanları görüyorum, ne üzücü... Mektuplaşmalar vardı, kağıdın üzerine düşen bir gözyaşı tanesi ya da kalemden ele, elden kağıda geçen mürekkep izinin yerini ne tutabilir?! Genel olarak söylüyorum, ben bu değerleri kaybetmemek adına çaba sarf ediyorum, elbette nereye kadar... Pink Floyd, Welcome To The Machine adlı parçasında geldiğimiz noktayı pek güzel anlatır.

Bunun yanında tabii ki teknolojinin yok sayılamayacak kadar fazla getirisi oldu. Fakat ben Wordpad yerine kağıt, digital fotoğraf makinesi yerine analog, e-kitap yerine kokusunu duyabileceğim ve sayfalarına dokunabileceğim kitaplar, mesaj göndermek yerine ziyaretlerde bulunmayı tercih ediyorum.

Güncelere gelince, artık yazmıyorum. 3 yıl önce 12 yıl boyunca yazmış olduğum güncelerin külünü Tiran şehrine gömdüm. Böyle olmasaydı dahi paylaşmazdım, çünkü benim için günce; içimden geçenlerin gömüldüğü bir mezardan ibaret ve bu toplu mezarı kazıp gün yüzüne kavuşturmak gömülenlerin üzerine toprak atıp yardımcı olanlara saygısızlık olurdu...

Paylaşmayacak olsan da günce yazmaktan neden vazgeçtin?

Böyle anlaşmamıştık. Soruları yalnızca sen soruyorsun.

Tamam. Sen de sor.

Dünü tamamen unutmak adına uykuya dalıp yarın her şeye yeniden başlayabilmek istedin mi hiç?

Bazen, evet.

Bir keresinde ben de... Uyumak ve unutmak istedim. Hayatımın 22 yılını yaşanmamış sayıp kaldırıp atmak istedim ve buna güncelerimden başladım. Sağda solda unutulmuş birkaç nüsha dışında güncelere dair hiçbir şey bırakmadım.

Mutlu musun?

Günceler için soruyorsan, evet. Olmasınlar istedim, oldu.
Genel anlamda bir soruysa teşekkür ederim. Kimse kimseye bu soruyu sormuyor biliyor musun? Nasılsın, iyi misin? diyorlar. Bilmiyorlar, ben hep iyiyim ama mutlu değilim. Yaşıyorum; bu en temel mutsuzluk sebebim ki hayat mutluluğu kabul etmez, kusar içinden. Karamsar, neşesiz bir insan değilim fakat mutlu da değilim, mecazlar dışında hiç olmadım.

Yazmak da seni mutlu etmiyor mu?

İnsan kendi mutluluğunu kendi yaratır diyerek klasikleşmek isterdim, fakat o sözün özü şudur; insan kendi avuntusunu kendi yaratır. Ben realist biriyim, hayalperest realist daha mı uygun olur dersin? Her neyse, avuntularla yaşayacak biri değilim. İçimdeki Polyanna ile de dostluğumuzu bitirdik, bir bavul dolusu avuntuyu aldı ve çıktı gitti içimden...

Yazmaya gelince; yazmak bir nefes alma biçimi, iç döküm şekli, yasaklarla gölgelenmiş bir yaşamda kestirmeden çıkış yolu özgürlüğe, esaretin bitimi...
Ve bazen de yazmak; bir intihar şekli... Yaşayan herkesin mutlak bir sebebi vardır ki intihar; ölememektir.
İlhan Berk'in bir sözüyle yanıtlayayım dilersen; mutlu insan yazmaz.

Kalemin nelerden besleniyor, seni özellikle yazmaya iten imge nedir?

Birkaç yıl öncesine kadar yazdıklarıma âdeta kilitler vururdum, kimsenin okumasına tahammül edemezdim. Yazdıklarımı sır gibi sakladığım bu dönemlerde kendi gerçeğimden kaçtığımı farkında değildim. Bu mantaliteden kendimi soyutladığımda kalemimden dökülenlerin birileriyle paylaşılması gereksinimi hissettim. Benim özelim diye köşe bucak sakladıklarım başkalarına ait duyguların dökümüydü ki bilmek haklarıydı; çünkü benim açımdan onların acıları yazılıyordu. Acı diyebilirim beni çeken imge...

Cevabın şu dizelerini aklıma düşürdü...


" Acı beni çekiyor / mıknatıs gibi
Acı ki çektikçe uzayan / bir sakız gibi "


Seninle bir konuşmamızda da "acıdır bizi yaşatan " demiştin...

Hâlâ öyle düşünüyorum. Yemeğe biraz acı kattığında iştahın açılır ya hani, hayat da böyle bir şey... Acı varsa iştahın açılıyor yaşamaya, belki de inadına... Yalnızca kendi acın değil, o kadar acı var ki sağında - solunda, içinde olmasa da içinden geçiyor insan kalabilmişsen eğer... Mutlu musun diye sordun ya; dünyaya dönüp bir baksana, nasıl mutlu olmamız beklenir?!

Haklısın.

Haklı da değilim, değiliz! Ne zaman haklı oluruz biliyor musun, en azından düşünmekten ve konuşmaktan öteye geçebilecek cesaretimiz olduğunda... Zor, çok zor!

Neleri değiştirmek isterdin peki?

Adaleti... Olmayan bir olgu değiştirilmez gerçi, kelime anlamı dışında hiç rastlamadım. Yeniden keşfetmek isterdim, keşfetmek ve var etmek... Adalet demiştim bir gün, gözleri görmeyen bir kaptanın yürüttüğü gemi...

Yaz dedi Tanrı seri şiirlerinden söz edecek olursak, yazmayı emreden tanrının, yazılanların silinmesini emrettiğinde silmeyi başaramayan insanoğlu karşısındaki küskünlüğü diyebilir miyiz?

Bir bakıma öyle tabii, herkesin anlamlandırdığı kadar kalmalı şiir...
Şunu söyleyebilirim ki; insanoğlu yaşamış olduğu iyi şeylerden - ki kime göre, neye göre iyi ya da kötü olduğu bilinmez - kendisini, yaşamış olduğu kötü şeylerden Tanrı'yı sorumlu tutar. Her zaman için tabir-i caizse günah keçisi bir Tanrı vardır. Kendi üstünlüğünü, kendi aklını, kendi seçimlerini ve hayatını kendisinin yönlendirdiğini yadsıyan insan ve karşısına çıkmaktan çekinen bir Tanrı'dan bahsediyorum. Biz buna Tanrı'lığını unutan insan diyoruz. Bir de şöyle bir şey var; yaptığını yerlere göklere sığdıramayan yarı tanrı bir insan, yapamadığında ya da elbet pişmanlık duyduğunda küçülebildiğine küçülür insanlıktan... Buna da insanlığını unutan Tanrı diyoruz.

Sözün kısası, farkındalık. İyi, güzel yazıyoruz da... Ya silmemiz gerekirse?..

Şiirinde söz ettiğin tanrı olgusu farklı biliyorum ama tanrıya inanıyor musun ya da Tanrı senin için ne ifade ediyor?

Bana inanıp yarattıysa, ben de ona inanıyorum elbette. Benimle Tanrı olduğunu hatırlıyor, ben yoksam kim inanır.

Benim için Tanrı sevginin adı, bunun tam aksi olan ve sevgisizliğin doğurduğu bir duygu olan korkuysa Tanrı'yı yadsımaktır. - ki biz özellikle Türk insanı kadar sevgi savurganı bir topluma rastlamadım. Biz her şeyi öylesine çok ve boş seviyoruz ki; yemeyi, içmeyi, gezmeyi, eğlenmeyi, okumayı, yazmayı... Bu denli hiç yere sevgi kelimesini harcayan bir başka lisan daha bilmiyorum. Oysa sevgi çok özel ve içsel bir duygudur. - Konuya dönecek olursam; Tanrı'nın adının yanında ne korkuya, ne şiddete, ne de kana yer yoktur. Anlaşılmak ya da yanlış anlaşılmak gibi bir kaygı gütmeden tüm içtenliğimle de söyleyebilirim ki Tanrı'nın kitaplarında kan içeren, kan döktüren bir emir varsa bir gün Tanrı sormaz mı insana " Ben sana akıl mantık da verdim, hangi vicdanla diye... "

Öyle tabii ki biz varsak Tanrı var, yoksak var olduğumuzu bilemeyeceğimizden yok.

Öyle işte... Bazı konularda fazla konuşmamak gerekiyor, saldırı için her an tetikte bekleyen inanç bekçileri olabiliyor. Oysa ben kimsenin inancına karışmıyor ve yargılamıyorum. Bizlere sorgulamak yasaklanmış bir olgu, ne gördüysen, ne duyduysan o şekilde devam etmen bekleniyor. Düşünebilmek ve düşündüğünü söylemek suç, unutmamalı.

Nasıl yazıyorsun, özellikle yazdığın bir yer ve yazman için olmazsa olmaz dediğin herhangi bir şey var mı?

Olmazsa olmazım kâğıt ve kalem, klavye benim için ikinci aşama, kâğıdın kokusunu duyumsamazsam yazamıyorum. Bir de her kalemle yazamam.

Özellikle şurada, şu şekilde yazıyorum diyebileceğim bir yer yok. O an yazmaksa, her yerde yazabilirim; evde, uçakta, yemekte, kafede...

Edebiyatın şu an içerisinde bulunduğu durum hakkında neler düşünüyorsun? Sence edebiyat bir batağa mı saplandı?

Ben her şeyden önce çok seçici bir okuyucuyum. Daha önce okumadığım bir yazarın kitabını okumak için haftalar boyu - her eleştirmen olmamak koşuluyla - eleştirilerini okurum. Kendimce iyi ve kötü ayrımı yapabildiğimi sanıyorum ve hayır, edebiyat ne batakta ne de çıkmazda... Aksine, - her ne kadar bu ayrımı yapmak istemesem de - hem amatör anlamda hem de diğer anlamda edebiyat tıpkı cıva gibi dağılmış parçalarını toplayarak genişleyen bir dönem yaşıyor ve kendine ait olmayan parçalar yarı yolda kalmaya devam ediyor. Çünkü gün geçtikçe okuyucu bulduğuyla yetinen bir okuyucu olmaktan çıkıyor, daha fazlasını isteyen seçici bir okur haline geliyor. Her zaman söylerim, edebiyatın her şeyden önce bilinçli bir okuyucuya gereksinimi vardır. Okurun karşısına çıkmak cesaret işi olmalı yazar için, tereddütler yaşamalı, her zaman için hedefi daha iyisi olmalı. Sözün kısası, okur ne umarsa yazar onu verecektir.

Kimleri okuyorsun? Seni etkileyen yazarlar kimlerdir?

Seçici bir okur olduğumu söylemiştim ve çok fazla okuyan biri olmadığımı da eklemeliyim. Elbette yazdığı her ne olursa olsun okurum dediğim ayrım yapmamın zor olduğu birçok yazar var.

Adına şiirler yazdığın Sylvia Plath gibi...

Adına değil aslına diyelim. Sylvia Plath benim için çok ayrı bir yerde duruyor, edebi duruşunun yanı sıra yaşamıyla da çok fazla içime işlemiş biri. Onda ölen bir ben var, benim aslına mektuplar yazarak yaşatmaya çalıştığım biri O... Bir ölüyü anlamak ölmek gibi bir şey, anlıyorum!

Okurlarından birinin Sylvia Plath ve senin yollarınızın " baba " imgesiyle kesiştiğini yazdığını okumuştum. Özellikle " Sızımın Gizi; Ölü Ruhta Yara İzi ", " Dilek Mezarlığı" ve " Ölüme Bir Adım; Dilek " şiirlerindeki alegorilerin baba imgesiyle tamlandığı dikkat çekiyor. Sen bu konuda neler söyleyebilirsin?

Bakan ne kadar görüyorsa o kadarla sınırlı kalmalı. Uzun cümlelere gerek yok. Tek diyebileceğim; bazen bir imge iç'tir, bazense hiç...

Şu an okuduğun bir kitap var mı? Edebiyat dergilerini takip ediyor musun?

Fırsat buldukça okuduğum dört ayrı kitap var ama son günlerde yoğunlaştığım Gökyüzüne Düşerken Melekler adlı, intihar eden şairlerin yaşam ve şiirlerinin konu edildiği özel bir antoloji.

Özellikle bir dönem birçok edebiyat dergisini takip ediyordum fakat sonralarda maddi kaygılarına yenik düşüp edebiyatı unuttuklarından ve tabir-i caizse piyasa edebiyatına düştüklerinden birçoğunu takip etmeyi bıraktım. Fakat hâlâ okuduğum özünü kaybetmemiş birkaç dergi var.

Kitaba " Gökyüzüne Düşerken Melekler " adını senin verdiğini biliyorum.

Tam olarak ben demeyelim, kitabın yazarlarından ve Artshop Yayıncılık'ın sahibi olan Vedat Akdamar ile bu proje hakkında sohbet ederken kitabın ismi konusu geçti ve yayınevinin fikrine katkıda bulunmuş oldum. Bu ismin temaya da yakıştığını düşünüyorum.

Bu konudaki fikrini net olarak bilsem de soruyorum: ne zaman kitap çıkarmayı düşünüyorsun?

Acelem yok. En başta son derece ayrıntıcı ve ince eleyip sık dokuyan biriyim. Sırf bir kitabım olsun diye kitap çıkaracak biri değilim. Çevreme baktığımda daha kalem oturmadan kâğıdın üzerine âdeta bir kitap çıkarma furyasıyla karşı karşıya olduğumuzu görüyorum, üzülüyorum. Diğer yandan bu aceleci davranmanın sebeplerine de hak vermiyor değilim. Zira az önce istemeden sözünü ettiğim amatör edebiyat diye bir olgu var. Herhangi bir basılı yayımda yazmamışsa kalemin sen amatörsün ki amatörlüğü daha çok maddiyata empoze ediyorlar. Bir Edip Cansever, bir Nâzım Hikmet, bir Attilâ İlhan, bir Turgut Uyar'ın kitabı olmasaydı amatör mü olacaklardı?! Amatör mü ölecekti üstatlar?!

Şu diyalogla özetleyebilirim sanıyorum;

- Edebiyatla ilgileniyorum.
- Öyle mi?! Kitabın var değil mi?
- Yo!
- Hıı... Amatörsün öyleyse...
- Amatör mü oluyorum?
- Kitabım yoksa işin içerisine maddi kaygılar girmiyorsa sen bir halt değilsin şekerim.
- Ama benim edebiyata olan tutkum ve başarım maddiyata dayatılmalı mıdır?
- Sen ne kadar başarılı olursan ol, kitabın var mı diye sorarlar sana böyle işte!
- Kitabım olsa ve içeriği hüsran olsa... Bu beni başarılı kılar mı?
- Kitap çıkarmak da bir başarı.
- Kitap çıkarmak maddi yeterlilik ve çevre genişliğinin bir getirisi olamaz mı?
- Her ne olursa olsun kitabın varsa bir şeysin, yoksa amatör!

Eğer kitap çıkarmadan amatörse her yazan kişi, ben kalemimin son nefesine kadar amatör kalabilirim. Kendi adıma basılı bir yayımın olmamasına rağmen beni anlayan ve destekleyen öylesine güzel bir okur kitlem var ki bu her şeyi unutturuyor. Beni herkes okusun diye bir kaygım olmadı, hiçbir zaman da olmayacak... Bin okuyup geçeceğine bir okusun anlasın istedim ve bunu çok erken yakaladığım için seviniyorum. Elbette bazı konularda kendi tabularımın dışına çıkmadan beklentilere yanıt vermem gerekiyor. Zamanı hakkında konuşmamayı tercih etsem de tabii ki bir kitap çıkaracağım.

Bu kadarını duymak bile mutluluk verici, sabırsızlıkla bekliyoruz.
Kadın yazar olmak seni kaygılandırıyor mu? Sence toplumumuzda kadın nerede duruyor?

Beni asıl kaygılandıran böyle bir soruyla karşılaşmak...
Her şeyden önce yazar değil yazan biriyim. Kalem tutmam cinsiyetimle belirlenmiyor, aynı organımızla yazmıyor muyuz ve Tanrı aynı aklı, aynı yüreği vermemiş mi?!
Neden Ali yazarken, Ayşe kadın yazar oluyor ya da neden Veli futbolcuyken Elif kadın futbolcu oluyor ben bunu anlamıyorum. Anlayan varsa bilmek isterim.
Bu tarz soruların sorulmasına mahal veren bir toplumda kadın maalesef ki ikinci planda yerini almış bulunuyor. Sözüm bu soruyu sorduranlaradır.

Kadın ilk zamanlar tanrıçayken sonralarda külkediliğine atanıverdi. Çocuk doğurup bekçilik eden, temizlik ve yemek yapan yalnızca susmakla yükümlü bir robot hâlini alıverdi. Neden? Çünkü erkek daha güçlüydü ve kadın onun sayesinde yaratıldı. Kölesin kadın, haddini bil!

Sylvia Plath, Tezer, Özlü, Umay Umay, Duygu Asena, Wirginia Woolf, Gülten Akın, Halide Edip Adıvar, Zeynep Köylü, Anne Sexton, Sevgi Soysal, Nilgün Marmara, Karin Maria Boye, Marina İvanovna Tsvetaeva, Ayşe Kulin, Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Buket Uzuner, Elif Şafak, Ece Temelkuran, Didem Madak, Lale Müldür, Pelin Onay, Nilay Özer... İlk aklıma gelenler...

Bu kadınlar birçok cinsiyeti erkek olup da yazan kişiden çok daha başarılı değil mi ve yazar sıfatı cinsiyet ayırmaksızın yazan kişi anlamı taşımıyor mu?!

Tanrı Adem'i yarattı ve kaburgasından Havva'yı yarattı, canı sıkılmasın diyedir belki de...
Kadın erkek ayrımı yapan biri değilim fakat böyle mi demeliyim;
Nereden biliyorsunuz; Tanrı kadını yarattı, erkek yalnızca bahaneydi.

Bir dönem yurt dışında yaşadığını biliyorum. Bu neleri değiştirdi hayatında, neler kattı ve neler aldı?

Tüm açık yürekliliğimle söyleyebilirim ki; ben parçalanarak çoğalan biri oldum, hiçbir zaman bir yere ya da kimseye kök salıp bağlanamadım, daha doğduğum gün gitmelere gebe bırakılmıştım ve bu yüzden tüm hikâyelerin en başından sonunu okudum. Türkiye'den giderken en güzel duygularımı yanıma aldım belki fakat ardımdakilere büyük sızılar bağışladım. Ki sızlattığım yerden sızlarım.

Hayatımın üçte birini yurt dışında tükettim, özellikle bu dönemde mânen hiçbir zaman hissetmesem de görülen yalnızlığın ne demek olduğunu öğrendim ve yalnızlığımla iyi bir dostluk kurduk.

Erken yaşta kendi işimin başında geçmiş olmamla ve bunun yanısıra bir çok etkenle sorumluluk duygum güçlendi. En çok da ülkeme olan özlemim doldu taştı içimden, insanın benim diyerek, o huzuru hissederek nefes alıp verdiği bir ülkesinin olmasının ne demek olduğunu birçok kez daha anladım. İnsanlar bunu yurtlarından ayrı kaldıklarını anlamamalılar, nelere sahip olduklarını farkına varmalı ve sahip çıkmalılar.

Ve İstanbul, şarap kadar kutsal şehir. Belki de en kutsal şiirdir İstanbul, onunla da olmuyor - onsuz da yaşanmıyor. Cenazeler bile daha güzel kalkıyorlar bu şehirden...

Daha çok yazdım ve yazdığımdan fazlasını sildim.
Müzikle uğraştım çoğu zaman; majör bir depresyonu da minör bir terapiyi de gitarımın tellerinde yakaladım. Ve anladım, notalar vardı fakat benim parmaklarım olmaksızın hiçlerdi... Sonunda ben karar verdim; diyeze, bemole, es'e ve tiz'e... Kalemim ve gitarım en iyi dostlarım oldu, belki de bu yüzden herkesin elinde kalem ve evinde enstrüman olmalıdır diyorum. Devrik cümlelerim oldu, bir de Türkçe karşılığı olmayan ve hiçbir dile çevrilemeyen duygularım...

Kendi kendimi sınadığım yıllardı da diyebilirim, ben'i ölçtüm - biçtim ve zamana yettiremediğim anda da çıktım geldim.

Peki müzik hayatının neresinde?

Müzik hayatımın ensesinde ya da hayatım müziğin içinde demeliyim.

Her şey yalan söyleyebilir,
ezgiler asla!
Bir yanlış nota çok pahalıya mâl olabilir;
şarkılar kan kusar.

Müziği dinlemek kadar üretmeyi de seviyorum. İçimdeki susan müziği bir enstrümanın konuşması enfes bir haz ve müzik yaşamın en güzel renklerinden biri. Yaklaşık 10 yıldır gitar ve harmonica çalıyorum, besteler yapıp bozuyorum. Bugüne dek birçok öğrencim de oldu fakat aramızda maddiyat yerine müzik tutkusu yer ettiğinden müzikle de amatör olarak ilgileniyorum ve öyle kalacağım. Tüm enstrümanları çalabilmek isterdim fakat zamana inanan atalarımızın izinden gittiğimizden zamana endeksli bu yarışta kimse her dilediğini gerçekleştiremiyor.

Genellikle hangi tür müzik ve kimleri dinlersin?

Bir ara flamenco gitar ve flamencoyla ilgilenmiş olsam da rock müzik çalıyorum. Hangi tarzda yazıyorsan, o tarzı okursun gibi bir mantıkla diyebiliriz ki genellikle yabancı rock müzik dinlerim. Fakat bunun dışında arabesk diye adlandırılan ve temel arabesk anlayışla bağdaşmayan tarz dışında her türlü müziği dinliyorum. The Doors, Led Zeppelin, Pink Floyd, The Cranberries, Elvis Presley, Anathema, Bon Jovi, Eric Clapton, Elton John, Farid Farjad, Scorpions, Styx, Evanescense, 4 Non Blondes, Beatles, Cat Stevens, Apocalyptica, Norah Jones, Vivaldi, Guns N Roses, Dido, Bob Marley, Beethoven, The Rasmus, Mercan Dede, Mozart, U2, Gloria Estefan, Kitaro, Paco De Lucia ilk aklıma gelenler... Şebnem Ferah, Hasan Cihat Örter, Doğan Canku, Bülent Ortaçgil, Fikret Kızılok, Cem Karaca, Hayko Cepkin, Cem Adrian, Ezginin Günlüğü, Düş Sokağı Sakinleri, Yavuz Çetin, Yaşar Kurt, Umay Umay, Nazan Öncel, Vega, Aslı, Neşet Ertaş, Müzeyyen Senar, Zeki Müren, Redd, Almora vs... yerli müzikte çok daha fazla uzayacak bir listenin başında yer alıyorlar.
Notre Dame De Paris, The Phantom Of The Opera ve Fame gibi müzikalleri de unutmamak gerekiyor.

Sormak istediğim birçok soru var, sorularımla yeterince yoruldun ama hemen hemen her şiirinde rastladığımız bir ölüm var. Ölüm senin için ne ifade ediyor?
" Nefes alındığı kadar verebilmektir hayat " diyorsun, sence her şeyin bir bedeli olmalı mı?

Yanıtlarımla yormamış olmayı umarım. Fazla şiirsel olmuş olabilir.
Ölüm, yazdıklarımda özellikle kullandığım bir imge değil. Yaşıyorsak ölüm var, yazıyorsam da olacaktır. Yaşarken oynadığım değerli bir oyuncağım ölüm ve yaşadığımızın tek ispatı olsa gerek.

Tez: Yaşıyorum öyleyse öleceğimi yazıyorum.
Antitez: Ölümden önce yaşam olup olmadığını yazıyorum.
Sentez: Ölerek yaşadığımızı yazıyorum.

Söylemiştim;
Hayat yazılır,
ölüm okunur...

Evet, her şeyin bir bedeli var. En başta aldığımız nefesi geri vermekle yükümlüyüz, veremediğimiz an hayat duruyor.
Aynı şekilde bazı değerler var ki - beklediğini - alamadığında her şey bitmiş gibi görünürken, - bekleneni - veremediğinde ya da vermekten kaçındığında aslolan yokluğu tadıyorsun.

Yorulmak ne kelime, keyif alıyorum.
Peki aşk?

Aşk; duvar,
iki lafım arasında...
Bu yüzden bir araya gelmiyor!

Kelimelerin yan yana gelemediği anda müsaade edersen bu güzel söyleşiyi seni tanımış olduğum şiirinlerinden biriyle sonlandırmak istiyorum.
Seni biraz daha yakından tanımak çok güzeldi, kırmadığın ve tüm içten cevapların için çok teşekkür ederim.
Son olarak söylemek istediğin herhangi bir şey var mı?

Rica ederim, aynı keyfi ben de aldım.
Teşekkür ederim.

Son olarak...
Sana bir sır vereyim;
ben hep içime atarım.
Kaleme fısıldasam,
kâğıda gider!
Bilirim...

Kasım 2009


Dilek Akın / P. Kural Söyleşi



Med Cezir Gölgesi


G ö l g e o y u n u n d a n …


acının kaburga kemiğinden yaratılmıştı aşk
ne kadar gerçek olabilirdi yaralamayan bir sevda masalı...

kendimi sakladığım kabuğu kırdım
yırtık gülüşleri dikerken dudaklarımda
diyetini ödemeliydik
yağmurla y(ık)anan lirik yalnızlığın

kan revan içindeydi kestiğim ümitler
tek bir pıhtıdan doğuyorduk
kutsal şarapla yıkadın ruhumu
arındım;
dudaklarım üzüm rengi

eğreti dirilişlerin parmak izlerini sürerken
ellerin (d)eğildi derinlerim(d)e
bir no(k)taya dikmiş gözlerini
acının resmini çiziyordu Tanrı

Tanrı'nın şarkılarıyla dinlendik

suskun bir tiradın gamzelerinden
(ç)aldığım mayhoş tatla can bulduk
akordu bozuk dokunuşları öğütüyorken teninin pürüzü
dikenli sularda yalınayak yürüyorduk

eğreti düş/üşlerde dillendik

yasakları bertaraf etmekti aşk
duvarların ötesinden dökülen siluetinle
tüm günahları içmeliydik
yer çekemezdi bizi
bulutlarda sevişirken

aynaları yırttım;
illegaldi tüm çığlıklar
ben döküldü suretimden
seni gördüm
paçavra ettiğin yıldızlarla
yaralarımı sarıyorken
ben kokuyordu nefesin

örselenmiş yenilgilerde demlendik

gölgemi kemirirken yokluğunun dişleri
doyuyordun hiçliğime
yittikçe çoğalıyordu gaip suskular
buruşuk bir perdede oynayamazdı
iki bulanık gölge

paslı bir teraziye ruhumu bırakmış
aşırı dozda düşler yutmuştum
sakar bir dilden
fısıltılar düşüyordu boşluğa
aşkın anadiliydi gözyaşı
suyun rengi devrilirken üzerime
biliyordum;
her (b)aşka yolculukta
bir artı bir kendine eşitti (!)

karesi de kökü de acıya eş; tek kişilik bir yanılgıydı aşk
hangi kanun c/esaret edebilirdi aksini (s)imgelemeye...

bir artı bir eşittir bir ( 1+1=1 )

M e d c e z i r ç a l k a n t ı s ı n a …


Dilek Akın

1 yorum:

  1. Bir an okumayı bırakıp iç geçiriyor insan ve bazen içi okunmuşçasına tatmin oluyor,göğsü kabarıyor bazı cümlelerde "sahip olduğu insanın "insanlığı" hakkında.Kahkaha atabiliyor Adem ve Havva'nın yaradılışına ait göndermelerde.

    Ve merak ediyor bir dahaki sefer kaleme ne fısıldanacağını...

    YanıtlaSil

Yaz: